Kütle kullandığımız her türlü enerjinin
kaynağıdır. Kütle ile enerji arasındaki
ilişkiyi ilk gösteren Albert Einstein olmuştu.
1905 yılında, sonuncusu Özel Görelilik Kuramını ortaya koyan ünlü üç
makalesinin biraz ardından yayımladığı dördüncü makalesi “Bir cismin
eylemsizliği enerji içeriğine bağlı mıdır?” adını taşıyor. Ancak Einstein burada kesinlikle cismin “iç
enerjisini” kastediyor. Ünlü E0 = mc2
bağıntısı bu makalenin sonucudur. Ancak bu sonuç onlarca yıl popüler ve yarı bilimsel yayınlarda ve
de ne yazık ki lise ve başlangıç düzeyindeki ders kitaplarında yanlış ve
yanıltıcı olarak kütlenin hıza bağımlılığı olarak kullanıldı. Çünkü her nasılsa cismin bir bütün olarak
sahip olduğu kinetik enerjinin de “enerji içeriğinin” parçası olduğu izlenimi
edinilmişti*. Bunun yanlışlığını
anlamak için kütlenin tanımını gözden geçirmeliyiz. Fizikte kütle iki şekilde karşımıza çıkıyor:
--Eylemsizlik Kütlesi: Bu, Newton’un 2.
yasasındaki (F = ma) kütledir.
Bu kütle momentumun klasik tanımında da (p = mv)
yer alır. Ancak, kuvvetin daha sağlam
tanımı F = dp/dt (yani momentumun zamanla değişme hızı, yani
türevi) olarak verilmek gerekir.
--Çekim Kütlesi: Bu ise Newton’un evrensel kütle çekimi
yasasında bir kuvvet kaynağı, bir yük olarak karşımıza çıkar FÇ = G m M/r2.
Bu kütlelerin özdeşliğinin varsayılması ise
Einstein’ın genel görelilik kuramının temeli oldu. Her ne olursa olsun, ciddi fizik yapılırken
kütle denildiğinde öteden beri yalnızca bir “değişmez-invaryant” olan
“durgunluk” kütlesi anlaşılıp artık başka bir kütle söz konusu olmadığından
buna yalnızca “kütle” denilmektedir.
Şimdi, özel görelilik çerçevesinde, sanıldığı gibi
eylemsizlik kütlesinin mg [g ≡ 1/√(1 – u 2
/c2)] şeklinde hıza bağlı olduğu
düşünülürse Newton’un 2. yasasının özel görelilikteki ifadesi yukarıdaki
yazılışa tek bir g çarpanı getirmelidir.
Oysa, kuvveti momentumun türevi olarak alırsak –ki asıl tanım budur–
ilginç bir sonuç çıkar: 2. yasaya gelen
çarpan eğer kuvvet hıza dikse g 3 olurken, ancak paralelse tek başına g gelir. Aradaki konumlar
ise iyice karmaşıktır: q, hız ile
kuvvet vektörleri arasındaki açı olmak üzere
ma = {F – (v/c)[F(u /c) cosq ]}/ g ≠ F
Bu durumu Einstein yukarıda anılan ve özel
göreliliği ilk sunduğu makalesinde de açıkça ortaya koymuştu.
Çekim kütlesine gelince, üstünkörü bakıldığında
Newton’un evrensel kütle çekimi yasasının üstüne kütlelerden birisi - diyelim, yörüngede dolananı olarak düşündüğümüz - için g çarpanı beklenirdi; ancak gene momentumun türevi söz konusu
olduğunda sonuç bu kadar basit çıkmayacaktır.
Öte yandan zaten bunun, yukarıda
da dediğimiz gibi eylemsizlik ve çekim kütlelerini özdeş tutan genel görelilik
kuramı çerçevesinde ele alınması gerekir –ki Newton’un çekim yasası bu
kuram içinde yalnızca bir yaklaşıklık olarak yer alır– ve bunun verdiği
sonuç basit bir g çarpanından
çok daha karmaşıktır. Diyelim M kütleli bir cisme bir v hızıyla yaklaşan m kütleli bir cisim halinde: q, hız ile
cisimlerin merkezleri arasındaki doğrultuyla yaptığı açı, ve r bu doğrulru üzerinde olan yer vektörü olmak
üzere,
FÇ = - G M (E/c) {r[1 + (u /c)2] – (v/c)[r
(u /c) cosq ]}/r3, E = mc2g.
Dolayısıyla da hareketli bir cisim için kütlenin
hıza bağlı olarak tanımlanması, yukarıda sıralanan çelişkili
sonuçları verdiğinden dolayı en azından anlamsızdır.
Kütle yalnızca “durgunluk” kütlesi olarak anlam
taşır ve bir cismin içerdiği tüm madde ve iç enerjinin bir
ölçüsüdür. Eğer bir cismin iç enerjisi
ya da buna eşdeğer madde içeriği değişirse kütlesi de değişir (yahut, kütleyi
değiştirmek için enerji içeriğini değiştirmek gerekir). Bunun en dramatik örneği, kimyasal
tepkimelerdir. Hatta bunlarda
anlaşılmayan bir hususun da açıklamasını sağlar. Örneğin, karbon oksijenle birleştiğinde, yani yandığında
karbondioksit oluşur ve “ısı enerjisi” çıkar.
Yüzeysel olarak ve on dokuzuncu yüzyıl fiziği bakımından, bu ısı enerjisi
çıkışı enerji korunumu yasasına açıkça
karşı olmak gerekir: nereden geldi?
İşte kütle-enerji eşdeğerliliği burada işlevini yapıyor: Her ne kadar
kütle farkı en duyarlı terazilerin bile ölçemeyeceği kadar küçükse de,
karbondioksitin kütlesi, karbonla oksijen kütlelerinin toplamından az olup
aradaki kütle farkı enerjiye dönüşerek çıkan “ısı”yı oluşturur, bu ise aslında
karbondioksit moleküllerinin kinetik enerjilerindeki artmadan başka bir şey
değildir. İşte E0 = mc2 bağıntısı, bu çıkan ısı enerjisini kütle
azalması ile açıkladığı gibi bu bağıntının (iç) enerjiyle kütle arasındaki
eşdeğerlik ilişkisini göstermekten başka bir anlamı yoktur. (“Kütle korunumu”nu ifade eden Lavoisier
yasasının doğru (gibi)
görünmesinin sebebi bu kütle farkının yukarıda da değindiğimiz gibi hālâ
en duyarlı ölçü cihazlarımızla bile ölçülemeyecek kadar küçük oluşudur.) Tabii
ki bir parçacığın iç yapısı yoksa (elektron gibi) bunun bir iç enerjisinden söz
edemeyiz, dolayısıyla bunların kütleleri hiç değişemez. Gerçekten “elemanter” olduğuna inanılan
parçacıklar böyledir. Oysa en basit bir
atomun bile iç enerjisini, dolayısıyla kütlesini uyararak artırabilir ya da
sönümleyerek azaltabiliriz. İşte, atomlar
ölçeğinde tek başlarına geçersiz olmaları gereken enerji ve kütle korunumu
yasaları, bir arada E0
= mc2, kütle-enerji korunumu yasası olarak tam ve
en geniş geçerliliğini bulur.
Peki yıllarca süren yanılgının kaynağı ne? Momentumun yukarıda verilen klasik tanımı
görelilik çerçevesinde p = mg v şekline
girerken, Bir cismin durgunluk enerjisi olan
E0’a K kinetik enerjisini de eklediğinizde oluşan
toplam enerjisi –potansiyel enerji dışında– E
= E0 + K = mgc2 şekline girer. Bunu yukarıda kütle çekimi kuvveti
bağıntısında da kullanmıştık; kütle eğer sanıldığı gibi hıza bağlı olsaydı o
bağıntıda { } içindeki ifade bulunmazdı.
İşte yalnızca bunlara bakıldığında bir
u hızında giden cismin kütlesinin sanki m(u ) = mg şeklinde hıza bağlı olarak arttığı izlenimi edilmekte, diğer
olgular ya bilinmemekte ye de umursanmamaktaydı. Yani E ile E0 yıllarca birbirine karıştırıldı. Yukarıda
işaret ettiğimiz aykırı durumlar dolayısıyla yalnızca “ciddi” kuram fizikçileri
bu hataya düşmezken, genel kültür düzeyinde bu “hıza bağlı kütle” kavramı
yıllar boyu bir “galat” olarak yerleşti, ve ancak Lev Okun’un 1989’daki
uyarısından* sonra üniversitelerin ilk yıllarında kullanılan “ciddi” ders
kitapları bunu göz önüne almaya başladılar.
Son Söz
Başlıktaki soruyu arada verilen açıklamalar çerçevesinde biraz deşelim. “Hayır” yanıtlarını söz konusu makro cismin “kütle merkezi” hareketini düşünerek veriyoruz. Yani hızla değişmeyen kütle, cismin tüm madde ve iç enerjisinin bir toplamıdır. Ancak, iç enerjiye maddenin yapısını oluşturan mikro cisimlerin kinetik –hatta potansiyel– enerjileri de dahil olduğuna göre bir bakıma “evet” yanıtı da verebiliriz ama bunda söz konusu olan hız tek tek moleküllerin kendilerine özgü ve cismin kütle merkezine “göre” olan “bağıl” hızlarıdır; “hayır” dediğimiz durum ise tüm moleküllerin topluca sahip oldukları ve cismin “kütle merkezi hızı” olarak adlandırdığımız hızla ilgilidir. Temel mekanikteki tanımlardan çok iyi bildiğimiz gibi kütle merkezi hızıyla moleküllerin bağıl hızları, birbirlerinden tamamen bağımsızdır, yani aralarında hiç bir ilişki yoktur.
Prof. Dr. R. Ömür Akyüz, Yeditepe ve Boğaziçi Üniv.
Fizik Bl. Öğretim Üyesi ve Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı’dır.
*) Lev Okun, TÜBİTAK Bilim ve Teknik, Ocak
1998 (Physics Today, Haziran
1989).